SENGLÂH’IN YENİ NEŞRİ İLE KLÂSİK FARS VE TÜRK ŞİİRLERİ AÇISINDAN ÖNEMİ

Doç. Dr. İsrafil BABACAN[*]

Özet

Dîvânü Lügâti’t-Türk ile başlayan Türk Leksikografi geleneği çok köklü bir geçmişe sahiptir. Bunun en önemli örneklerinden biri, Çağatay sahasına ait Mirzâ Mehdî Hân-ı Estrabâdî’nin XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, Ali Şir Nevâî’nin eserlerine dair kaleme aldığı Senglâh adlı Türkçe-Farsça lügattir. Bu lügatin en mühim hususiyeti, Ali Şîr Nevâî’nin eserlerinde geçen Türkçe-Farsça-Arapça söz varlığı yanında diğer Çağatay şairleri ile Anadolu sahasından bazı şairlere ait edebî ibareler ve Türkçede geçen kimi Moğolca kelimelere yer vermesidir. Ancak eserin önemi bununla sınırlı değildir. Senglâh, klâsik Türk ve Fars şiirine önemli hususiyetler de içerir. Senglâh’ın 2015 yılında İran’da, Hüseyin Düzgün tarafından en yeni ilmî neşri yapılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Türk Edebiyatı, Klâsik Fars Şiiri, İran Edebiyatı, Senglâh, Leksikografi (Sözlük Bilim), On Sekizinci Yüzyıl.   

The New Publication Of Senglâh And The Impotance Of Its With Regard To Classical Persian And Turkish Poetry

Abstract

Turkish Lexicography tradition which begins with Divanü Lügati’t Türk, has a deep-rooted history.One of the most important example of this tradition is Turkish-Persian Dictionary named Seglâh which belongs to Chagatai field and is drawn up written-work oriented of Ali Şîr Nevâî in 18. Century by Mirza Mehdî who was Khan of Astrabadî at that point. The most essential part of this dictionary is to give place some mongol-oriented words which take place in Turkish and some literal expressions used in poems from Anatolian field beside that Turkish-Persian-Arabic vocabulary which were used in Ali Şîr Nevâî Works. Nevertheless, the importance of the work is much more than this.  Senglah also comprises properties belong to Turkish and Persian poetry.  A sceintific publication of Senglah has been done by Huseyin Düzgün in Iran in 2015.

Key Words: Turkish Literature, Classic Persian Poetry, Iran Literature, Senglah, Lexicography,18. Century.

 Senglah kitabi

GİRİŞ

            Edebî eserler, kültürel ilişkilerin en açık ve en kalıcı ürünlerinden biridir. Asırlardır gerek siyasî gerekse coğrafî münasebetlerini devam ettiren İran ve Türk milletleri arasındaki bağ en çok edebî sahada ürüne dönüşmüştür.

            Kültürel etkileşimin, tarafların birbirini tanımalarıyla başlar. Bu etkileşim, doğal olarak öncelikle dil aracılığıyla başlar. Dil aracılığıyla tesirin ilk adımı ise karşılıklı dil öğrenimini kolaylaştıran sözlük yazımıdır. Yani milletler birbirlerinin dilini sözlükler aracılığıyla öğrenir ve bunu nesilden nesile sözlükler yardımıyla aktarırlar. Çünkü sözlük, dilin hem muhafazasını hem de öğretilmesini sağlar. Bahsedilen bu durum, Türkler ve İranlılar arasında tarih boyunca, iki dilli sözlük yazımı biçiminde gelişmiştir.  

            Türk ve İran milletleri, dünyada dil ve kültür bakımından birbirlerine en yakın örneklerden birini teşkil eder. Özellikle İslamiyetten sonra aynı medeniyet dairesinde ve benzer estetik özelliklere sahip bir dile/edebiyata sahiptirler. Bu yüzden başta sözlükler olmak üzere, bir tarafta husule gelen edebî ürün çoğu kez diğer taraf için de başlıca kaynak addedilebilir. Bilhassa iki dilli tarihî Farsça-Türkçe ya da Türkçe-Farsça lügatler, her iki edebiyat için de vazgeçilmez kaynaklardan sayılır. İşte bu yazımızda söz konusu ettiğimiz Senglâh adındaki Türkçe-Farsça tarihî lügat ve onun en yeni ilmî neşri, ileride görüleceği gibi, bu iki edebiyat için son derece önemli bir lügattir.

 

SENGLÂH’IN MAHİYETİ VE SENGLÂH HAKKINDA YAPILAN İLMÎ ÇALIŞMALAR

Eserin Adı, Müellifi ve Yazılış Tarihi

            Senglâh ismi, Farsça “seng” (taş) adı ile yer/mekân bildiren “lâh” ekinden müteşekkildir ve “taşlık” anlamına gelir. Kelimeye “lık” manasını katan “lâh” ekinin kökeni hakkında Farsça kaynaklarda yeterince bilgi yer almaz. Örneğin, Farsçanın en mühim gramer kaynaklarından Ferheng-i Câmiʻ-i Zebân-ı Fârsî adlı eserde “lâh” ekinin çokluk, genişlik ve mekâna delâlet ederek korkunç, korku verici ve iğrenç manaları veren sıfatlar teşkil ettiğine işaret edilir: Senglâh, dîvlâh, ehremenlâh vs. gibi[1]. Yine eski ve yeni Farsça lügatlerden Burhân-ı Kâtıʻ ve Ferheng-i Fârsî’de ekin kökenine değinilmeden yer-makam anlamı katması söz konusu edilir ve isimlerle mutlaka birleşik halde kullanıldığı yani tamamen bir ek olduğu konusu üzerinde durulur[2]. Farsça kaynaklardan yalnızca Lügatnâme-i Dehhudâ’da rûdlâh, senglâh gibi kelimelerin sonuna gelen bu ekin, “kumluk” ve “kayalık” örneklerinde görülen Türkçe “lık/lik” eki gibi olduğu ve Azerî Türkçesinde “luk” ve “luh” şekillerinde kullanıldığı vurgulanır[3]. Yani zımnen, ekin Türkçe olabileceği ihtimali üzerinde durulur. Gerçekten de Farsçayla Batı Türkçesi’ne göre daha yakın ilişkide olan Çağatay Türkçesi’nde, “lâh” ile aynı görevdeki ekin, “luk/lük” ve “luğ/lüğ” şekillerine de rastlanır[4]. Farsçadaki bütün mekân teşkil eden eklerden farklı görünen bu ekin bizce, Türkçe “lık/lik” ekinden ses değişimi yoluyla “lâh” şekline büründüğü açıktır.

            Senglâh’ın müellifi Mirzâ Mehdî Hân-ı Estrabâdî, Senglâh’ın mukaddimesinde, “lafızların sertliği ve lügatlerin güçlüğü yüzünden bu kitaba Senglâh adını verdiğini” söylemiştir[5]. Atalay eserin bir adının da “Mebâniü’l-Luga” olduğunu söylüyorsa da[6] eser üzerine çalışan Janos Eckmann bu adın, Senglâh’ın Çağatay gramerini içeren giriş kısmının adı olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca Orta Asya Türkçesi üzerine çeşitli çalışmalar yapan Thury Yojef de bu kanaattedir[7]. Bu düşünceleri destekler mahiyette Zebîhullâh Safâ da “Mebâniü’l-Luga” adının eserin önsözü olduğunu ve müellifin, burada Türkçe ile ilgili iddialarını dile getirdiğini belirtir[8]. Dolayısıyla eserin asıl adının, “Senglâh” olduğu hususunda şüphe edilmemelidir.

            Senglâh müellifinin bilinen adı Mirzâ Mehdî Han-ı Estrabâdî[9] olup künyesinin Mehmed Hâdiyyi’l-Hüseyni’s-Safevî[10] olduğu görüşü doğru değildir[11]. O kendini, Târîh-i Cihângüşâ adlı eserinde, Muhammed Mehdî b. Muhammed Nasır-ı Estrabâdî olarak tanıtmış olup babasının adı, Muhammed Nasır’dır[12]. Bir görüşe göre de mahlası Kevkeb’dir[13]. Doğum tarihi belli değildir. Ailesi hakkında, babasının ismi dışında kaynaklarda bilgi yer almamaktadır. Çocukluğu, gençliği ve eğitimi hakkında da ciddî bir bilgi mevcut olmamakla birlikte Düzgün, Mirzâ Mehdî’nin çocukluğunda kısa bir süre Isfahan’da, “kendisini akranlarından öne geçirecek” bir eğitim aldığından söz eder. Ayrıca gençliğinde edebiyat ve inşa ile uğraştığı hatta şair olup “Kevkeb” mahlasıyla şiirler yazdığını söyler[14]. Ayrıca, yine Düzgün onun, son bağımsız Safevî sultanı Hüseyin Safevî (hük. 1694-1722) zamanında, “Bağbâncıbaşı” veya “Riyaset-i Büyûtât” makamlarına getirildiğini belirtir. Ancak Mirzâ Mehdî, o dönemde Afganların Isfahan’a hakim olması üzerine bu vazifelerden el çekmiştir. Daha sonra Şâh II. Tahmasb (hük. 1722-1732) ve Nadir Şah’ın (hük. 1736-1747) Isfahan’ı geri almaları (1142/1720-1730) üzerine, Mirzâ Mehdî onların hizmetine girmiş ve Nadir Şah onu tekrar keşfederek “münşilik” hizmetine almıştır. Sonrasında Nadir Şah’ın maiyetinde Meşhed’e giden Mirzâ Mehdî, Şâh’ın tüm seferlerinde yanında bulunmuştur. Bu seyahatler esnasında şah, Düzgün’ün tahminine göre Mirzâ Mehdî’yi Türk, Arap ve Fars edebiyatlarına hâkimiyetinden dolayı “Vekâyî-Nigârî” yani tarih yazıcılığı makamına getirmiştir[15]. Bu vazifesinin yanında o, İncil’i Farsçaya tercümeye memur edilen Rum ve Ermeni rahiplerinin tercüme işlerine de yardım ediyor ve Çağatayca-Farsça lügati olan Senglâh’ı hazırlamaya devam ediyordu. Nadir Şah hükümdarlığının son zamanlarında onu, İstanbul’a elçi olarak göndermiş ancak Estrabâdî, şahın katli üzerine Bağdat’ta iken seyahatine son vermiştir. Şahın katli sonrası İran’da çıkan karışıklıklar üzerine, bir süre Bağdat’ta kalmış ve sonrasında Tebriz’e gelerek Senglâh’ı tamamladığı 1760’tan sonra ölmüştür[16]. Bu durum, Nadir Şah’ın ölümünden sonra en az on üç yıl yaşayan Mirzâ Mehdî’nin, devlette başka resmî bir görev almadığını göstermektedir.

            Mirzâ Mehdî Han hakkındaki diğer kaynakların aksine Düzgün, onun ölüm tarihinin, Senglâh’ı tamamladığı 1183 hicrî yani 1769-1770 yıllarından sonra olduğunu iddia eder[17]. Başvurduğumuz diğer belli başlı kaynaklarsa hem Senglâh’ın 1760’ta tamamlandığı hem de Mirzâ Mehdî’nin vefatının bu tarihten sonra olduğu hususunda müttefiktir[18]. Tahsin Yazıcı, Mirzâ Mehdî Han’ın Târîh-i Cihângüşâ-yı Nâdirî, Dürre-i Nâdire veya Dürre-i Nâdirî ve Târîh-i Rûzâne-i Nâdir Şâh adlarındaki tarih; İnşâ veya Münşa’ât adındaki mensur mecmua ile Türkçe-Farsça lügat olan Senglâh’ı onun eserleri olarak sayar. Ayrıca, Mebâniü’l-Lügâ’yı bazen Senglâh ile birlikte yazmalarda yer almasına rağmen müstakil bir eser olarak zikretse de[19] bu bilginin araştırmacılarca doğru kabul edilmediğinden bahsetmiştik. Düzgün, sayılan bu eserler dışında Mirzâ Mehdî’nin, bazı tezkire ve şiir mecmualarında söz edilen ancak bugün elde nüshası olmayan Dîvân-ı Eş’âr ile Vekâyi-i Nâdirî, Zevâhirü’t-Tabî’a ve Dürretü’l-Asgar adlı eserlerinin de olduğunu söylerse de[20] bunlardan Dîvân dışındakilerin, Yazıcı’nın adını andığı eserlerin farklı adları olması muhtemeldir.

 

Senglâh’ın Mahiyeti  

            En genel anlamıyla Senglâh, “XVI. yüzyılda meydana getirilen Abuşka sözlüğü gibi her şeyden önce, Ali Şîr Nevâî’nin eserlerinin anlaşılması için yazılmıştır. Aslında bir Çağatayca sözlük olan Senglâh, Azerî Türkçesi, Anadolu Türkçesi ve birtakım Moğolca kelimeleri de bünyesinde toplayarak altı bin kadar kelimeyi ihtiva eden zengin bir lügat halini almıştır”[21]. Ali Şir Nevâî’nin şiirleri üzerine yazılan Abuşka ve benzeri sözlükler dikkate alındığında Nevâî’nin divanlarında geçen Türkçe kelimelerin manaları üzerine birçok kitap yazıldıysa da Estrabâdî Senglâh’ta kelimelere daha fazla açıklama getirmiştir[22]. Senglâh’taki kelime sayısı 6000 ve örnek beyit sayısı ise 2500’dür[23]. Eser üzerine kapsamlı bir inceleme yazan Janos Eckmann, eserin yapısını şöyle tanıtır:

            “Sözlük, muhtelif harflere göre, “Kitâbü’l-elif”, “Kitâbü’l-bâ”, “Kitâbü’t-tâ v.s. başlıkları taşıyan bölümlere, her kitap “Bâbü’l-meftûhât”, “Bâbü’l-meksûrât” ve “Bâbü’l-mezmûmât” isimli bâblara, bunlar da ilk vokallerinden sonra gelen harflere göre daha küçük kısımlara ayrılmaktadır. Fiilden başka kelimeler ayrıca “mine’l-cevâmid” ibaresiyle belirtilmiştir. Fiillerin evvela mastarı, ondan sonra uzunca bir liste halinde çeşitli fiil şekilleri gelir. Esas fiilden sonra -varsa- faktitiv, passiv, refleksiv ve resiprok şekilleri sıralanmakta, ancak ekseriyetle bunların müştakları bırakılarak “esas fiilde olduğu gibi” kaydiyle iktifa edilmektedir. Telaffuzun açıklanması için -diğer eski sözlüklerde olduğu gibi- Arap gramer tarifleri kullanılmıştır… Bu usûlün ne kadar kifayetsiz olduğu meydanda ise de, bütün bütün de faydasız değildir[24].

            Anlaşıldığı kadarıyla eserde, klâsik Şark leksikografi geleneğinin izleri görülmekte olup, Arapça ses ve gramer tasnifi tercih edilmiştir. Bu yönüyle Senglâh, kelimelerin doğru imlası açısından iyi bir niteliğe sahiptir. Ancak, Türkçe kelimeleri bulmak açısından zorluklar taşımaktadır.

            Eser, başlıca üç bölümden oluşmaktadır: Mebâniü’l-Luga adlı birinci bölüm, Çağatay Türkçesine ait dilbilgisi konularını içerir. Eserin sözlük kısmı ikinci bölümüdür. Üçüncü bölüm lahika/zeyl olup Nevâî’nin 12 manzum eserinde ve özellikle Mahbûbu’l-Kulûb’undaki Arapça, Farsça kelime ve deyimler açıklanmıştır. Her üç bölümdeki açıklamalar Farsçadır[25]. Düzgün, esrin üçüncü kısmın, önceki sözlüklerde Nevâî’nin eserlerindeki Arapça-Farsça ifadelere dair yeterince bilgi verilmemesi nedeniyle hazırlandığı kanaatindedir[26]. Öte yandan eserin ikinci kısmında dikkat çeken husus, Estrabâdî’nin Çağatay Türkçesindeki kelimeleri asıllarıyla değil, Nevâî’nin eserlerinde geçtiği şekliyle vermiş olmasıdır[27]. Dolayısıyla Senglâh, Çağatay Türkçesi’nin dil tarihi, grameri ve kelimelerin/deyimlerin edebî kullanımı açısından da dikkate değer bir eserdir.

            Estrabâdî, lügatini hazırlarken Nevâî’nin 12 cilt manzum ve 9 cilt mensur eserini incelemiştir. Lügatteki örnek beyitlerin çoğu Nevâî’ye ait olmakla birlikte eserin mukaddimesinde, Lütfi-i Herevî, Sultan Hüseyin Baykara ve Bâbür divanları ile Çağatayca bir Kelile ve Dimne’den de faydalandığı söylenir[28]. Hatta eser içerisinde, Fuzulî başta olmak üzere Anadolu sahası Türk edebiyatı şairlerinin şiirlerinden de örnekler görmekteyiz. Dolayısıyla eser, bir bakıma Türk edebiyatının farklı saha şiirlerinin dar kapsamlı bir antolojisi olarak da değerlendirilebilir.

            Eserin mukaddimesinde, Estrabâdî’nin bir görüşü, bu lügati Türkçeyi, Arapça ve Farsça karşısında iddialı bir konuma getirmektedir. Astrabâdî burada, “Türkçenin ölçü ve masdar yapısından uzak” olduğu tezinin tahkikten yoksun olduğunu söyleyerek bu görüşün insaf ve izanla bağdaşmayacağını belirtir. Aksine Türkçedeki kurallılığın, Arapça ve Farsçada bile olmadığını öne sürer. Mukaddimenin sonundaki “tarsif” kısmında ise, bu görüşüne delil olmak üzere, Türkçe masdarlar ve bunların çekimlenmesi hakkında örnekler verir. Mukaddimenin en sonunda ise, Türkçe gramer üzerine kendisinden evvel bir çalışma yapılmadığından bahseder[29]. Elbette Astrabâdî’nin Türkçe gramer üzerine ilk çalışmayı yaptığı iddiasını kabul etmek mümkün değildir. Özellikle Anadolu sahasında Türkçe gramerin öncüsü sayılabilecek çalışmalar vardır[30]. Ancak Çağatay sahası açısından, müellifin bu iddiası bir ölçüye kadar kabul edilebilir. Bununla birlikte Besim Atalay, Mehdî Han’ın, Türkçenin yapısını ve kuruluşunu iyi anlamış olmakla büyük bir zeka örneği gösterdiği kanaatindedir. O, eserinin gramer kısmında, Arapça ve Farsçayı esas tutmamakla kendinden önce Türkçe gramer çalışması yapanlardan ayrılır[31]. Mehdî Han’ın, Türkçe fiiller ile bunların emir kipine göre çekimlenmesi, isimler, sıfatlar ve bunların farklı tasrifi hususunda da tamamen Türkçe yapıya uyarak getirdiği izahlar, onun gramerciliğindeki en orijinal yanı teşkil eder.

Senglâh’ın, gramer ve kelime hazinesi dışında da önem taşıyan yönleri vardır. Caferoğlu, Senglâh’ın hem Çağatay hem de içerisine aldığı “Turan ve Maveraünnehir Özbekleri ile Rum ve Arran” Türkçesi araştırması için iyi bir kaynak olduğu kanaatindedir. Yani Mirzâ Mehdî Han, Azerî Türkçesi başta olmak üzere Batı Türkçesini de ihmal etmemiştir[32]. Türkçenin farklı lehçeleri yanında Senglâh’ın, Türkçe-Farsça sözlük olması hasebiyle İran sözlükçülük tarihi bakımından da ehemmiyete haiz olduğu açıktır[33]. Farsça açısından diğer bir ehemmiyeti ise, Burhân-ı Katı' lügatinin Farsça örneklere getirdiği izahlar gibi bir usûlü Nevâî’nin şiirleri için getirmiş olması[34] ve böylece Burhân-ı Katı'nın tesirlerini takip etmeye yardımcı olmasıdır.  

 

Senglâh’tan Etkilenen Eserler ve Senglâh Üzerine Yapılan Akademik Çalışmalar  

             Besim Atalay, İran’da, Şeyh Mehmed Salih adında bir zatın, 1846-1849 yılları arasında, Çağataycadan Türkçeye bir lügat kitabı yazarak bu eserinde Senglâh’ı esas aldığını belirtir. İkinci olarak 1841 yılında, Kazvinli bir Türk olan Feth Ali Kaçar’ın Behcetü’l-lügat adlı eserinin, Senglâh’ın sadece bir ıslahı olduğunu söyler. Yine İran’da, Mehmed Hoyî’nin Hulâsa-i Abbasî’si ve Osmanlı sahasında Şeyh Süleyman Efendi’nin Lügat-i Çağatayî ve Osmanî adlı eserini, Senglâh’tan faydalanan eserler olarak zikreder[35]. Bu bilgiler Senglâh’ın, kaleme alınmasından hemen sonra başta İran’ın batısı olmak üzere Türkçenin yaygın olduğu bölgelerde tesirini gösterdiğini ispatlar.

            Yukarıda zikredilen eserler dışında Senglâh’ın, Kitâb-ı Adn adlı bir özeti de yapılmıştır ancak yazarı bilinmemektedir[36]. XIX. yüzyılın başından itibaren, batılı müşteşrikler de Senglâh’a ilgi duymaya başlamışlardır. Senglâh üzerine belli başlı çalışmaları yapan batılı araştırmacılar, Denison Ross, Janos Eckmann, Gerard Clauson ve ve Karl Menges’tir.

            Öncelikle 1910 yılında Senglâh’ın Mebâniü’l-lüga adlı kısmı, Denison Ross tarafından British nüshasına dayanılarak yayınlanmıştır. Bu kısım hakkında yapılan ikinci çalışma, Janos Eckmann’a aittir. Bu çalışma 1942-1947 yılları arasında yayınlanmıştır ve gramer ile ses bilgisi açısından, Ross neşrinden daha geniştir. Karl Menges de eserin Mebâniü’l-lüga kısmını neşredenlerden olup çalışması, sentaks ve söz varlığı incelemeleri bakından kendinden önceki neşirlerden daha sistematiktir. Bu eser, 1956’da neşredilmiştir. Senglâh’ın sözlük bölümü üzerine çalışan ilk kişi ise 1960’ta incelemesini tamamlayan Gerard Clauson’dir. Senglah’ın düzeni, yapısı ve söz varlığı hakkında o güne kadar yapılan en geniş çalışma budur. Ancak Clauson neşri de bir tıpkıbasımdır[37]. Ülkemizde kitap boyutunda Senglâh ile ilgili tek çalışma, Besim Atalay’ın, eserin Mebâniü’l-lüga kısmını 1950 yılında kısa bir inceleme ve tıpkıbasımla yaptığı yayındır.

            Senglâh hakkında bütün dünyada yapılan en son,  en kapsamlı ve akademik çalışma ise bu yazımızın üçüncü bölümünde tanıtıp inceleyeceğimiz Tebrizli Türk bilim adamı Hüseyin Düzgün’e ait neşirdir.

 

SENGLÂH’IN SON AKADEMİK NEŞRİ VE ÖNEMİ

            Tebrizli Türk araştırmacı Prof. Dr. Hüseyin Düzgün 1394/2015 yılında Tebriz’de Senglâh’ı tam adıyla, Senglâh, Ferheng-i Türkî be-Fârsî, der-Müşkilât-ı Lugât-ı Âsâr-ı Türkî-i Emîr Ali Şîr Nevâyî, Mukâbele ve Tashîh adıyla Neşr-i Ahter yayınları arasında yayımlamıştır. Aslında üç cilt olarak planlanan bu eserin şu anda ilk iki cildi basılmış olup üçüncü cildi yayına hazırlanmaktadır.

            Düzgün neşrinin ilk cildi eserin Mebâniü’l-lüga bölümünü ve eliften te harfine kadar olan sözlük kısmını içerir. İkinci ciltte ise, cim harfinden ye harfine kadar olan sözlük kısmı ile “tezyîl” eki yer almaktadır. Tezyîl kısmında Estrabâdî, daha önce Nevâî’nin eserlerinde geçen Çağatayca kelimelere dair sözlüklerde bilgi verilmeyen Arapça-Farsça ibarelere yer vermiştir.

            Düzgün, kendi neşrinin ilk cildinin başında, Senglâh’ın mahiyeti ve kaynakları hakkında bilgiler verir. Bu bilgilerin ekseriyeti önceki kaynaklarda zikredilmiş olup bazıları, yukarıda yer yer değindiğimiz gibi, Düzgün tarafından tespit edilen bilgilerdir. Bu ilk cildin 16. sayfasından itibaren Düzgün, hem kendi neşrinde esas aldığı ve daha önceki araştırmacılar tarafından incelenmeyen Senglâh’ın Tahran Üniversitesi ile İran Meclis Kütüphanesi nüshalarını hem de Besim Atalay’ın neşrettiği faksimile nüshayı ve Claouson’in faksimile neşrini ayrıntısıyla tanıtır. Araştırmacı, eserin oldukça problemli olan Tahran Üniversitesi ve İran Meclis Kütüphanesi nüshaları üzerine yoğun bir çalışma yürüttüğünden bahseder. Zira araştırmacıya göre bu nüshalar çok önemli olmakla birlikte kimi ciddî zorluklar içerirler. Mesela, “Meclis Kütüphanesi nüshasında madde başı olan kelimeler hakkında açıklama içeren notlar sıralı olmadığı halde bu notlar kendisi tarafından düzenlenmiştir. Üniversite nüshasında da yine sayfalar, kendisi tarafından numaralandırılmıştır”[38]. İlk cildin 17. sayfasında, “Reviş-i Tashîh” başlığıyla yaptığı “tenkitli neşir” hakkında bilgi verir. Buna göre Düzgün, neşrinde göz önünde bulundurduğu ve yukarıda adları zikredilen dört nüshanın hiçbirini, her birinin kendine has öneminden dolayı, tam olarak esas almadığını söyler. Her birinde zayıf gördüğü noktaları aparata almıştır. Nüshalara eklenmesi gereken noktaları ya da nüshaların eksik olduğu kısımları tenkitli neşirde, (+) veya (-) ile gösterdiğini belirtir. Daha sonra ilk cildin 19-22. sayfaları arasında Arap harfli metinlerin Türkiye’de ve İran’da latinize edilmeleri sırasındaki farklılıklar ve zorluklardan bahsederek kendisinin de esas aldığı Türkiye’de kullanılan transkribe (latinize) metodunu bir tablo halinde tanıtır. Çünkü Düzgün, Senglâh’ın kendi yaptığı neşrinde, Türkçe kelime ve şiirleri hem Arap harfli hem de transkribe edilmiş şekilleriyle vermiştir. Bu durum, akademik açıdan Düzgün neşrinin ehemmiyetini daha da artırmaktadır.

            Eserin daha önce bahsettiğimiz kısımlarını ve tezyîl bölümünü ilk iki ciltte tenkitli bir neşir şeklinde veren Hüseyin Düzgün, neşrinin üçüncü cildini henüz yayınlamamıştır. Ancak ricamız üzerine bu cildin taslağını tarafımıza göndermiştir. Üçüncü cilt, “Mirzâ Mehdî Hân-ı Estrabâdî” başlığı altında, müellifin biyografisi ve eserleri hakkında geniş bir bölümle başlar (s. 2-8). Akabinde, s. 9-22 arasında Ali Şîr Nevâî’nin biyografisi ve eserleri hakkında bilgi verilir. 22-47. sayfalar arasında da “Türkî-i Çağatayî” başlığı altında, Çağatayca’nın mahiyeti, Türk lehçeleri arasındaki yeri, ses-imla özellikleri ve grameri ele alınır. Sonrasında, “Kitâbhâyî ki der-Senglâh Nakd Şodeend” başlığı ile Senglâh müellifinin türlü yönlerden ele alıp eleştirdiği Çağatayca için kaynak sayılan ve çoğu lügat olan yirmi eserin tanıtımı yapılır (s. 48-59). Görüldüğü gibi üçüncü cildin söz konusu bu kısımları, Senglâh’ın mahiyeti, müellifi, Ali Şîr Nevâî ve Çağatay Türkçesinin kaynakları açısından son derece önemli incelemeler olup bu sahada çalışanların göz önüne alması gereken bir kısımdır.

            Henüz yayınlanmayan bu üçüncü cildin en mühim yönü, 15 adet ayrıntılı dizini içermiş olmasıdır. Bu da Senglâh’ın Düzgün tarafından yapılan neşrini son derece kullanışlı ve ilmî bir hale getirmiştir. Bu dizinler sırasıyla şunlardır: Şahıs ve kavim adları dizini, mekân adları dizini, kitap adları dizini, hayvan ve bitki adları dizini, alet isimleri ve musiki terimleri dizini, Arapça madde başları dizini, Farsça madde başları dizini, Anadolu Türkçesi madde başları dizini, Moğolca madde başları dizini, diğer dillerden gelen kelimeler dizini, Hüseyin Baykara’ya ait beyitler dizini, Fuzulî’ye ait beyitler dizini, diğer şairlere ait beyitler dizini, tüm şiirlerin genel dizini, mensur ibareler dizini ve örnek verilen Arapça ibareler dizini. Görüldüğü gibi bu dizinler, Senglâh’ın zenginliğini ve kapsamını en güzel şekilde yansıtmaktadır. Bu durum Hüseyin Düzgün’ün, çalışmasına ne derece emek harcadığını ve dizinlemede ne kadar titiz davrandığını göstermektedir.

            Düzgün, eser üzerinde dokuz yıl çalıştığını söylemektedir. İran tarihinde “orta asırların en geniş sözlüğü” saydığı bu eserin neşriyle İran’da, bir taraftan Türkçe sözlükçülüğün yaygınlaştırılması diğer taraftan Türkoloji araştırmalarının değer ve itibarını artırmak mesuliyetiyle toplumsal ve fikrî Türkçülük hareketlerine gerekli ilginin gösterilmesi düşüncesine işaret ettiğini belirtmektedir[39]. Bu da onun, ilmî hassasiyeti yanında İran’da mensup olduğu Türk toplumuna karşı içtimaî ve millî bir şuurla hareket ettiğini ortaya koymaktadır.

            Hüseyin Düzgün, çalışması hakkında yaptığı bir söyleşide, eserin neşrinin serencamı ve neşir sırasında karşılaştığı zorluklar hakkında ayrıntılı bilgiler vermektedir. Buna göre, aslında 1362/1982’te Türkiye’deki eğitimini tamamladıktan sonra Tebriz’de Dr. Şehidî’nin tavsiyesi ile Senglâh’ın ilmî bir neşrini yapmaya karar vermiştir. Ardından, 1384/2005 yılına kadar yirmi üç yıl boyunca eserinin bilinen nüshalarını toplayarak bunlar üzerine çalışmıştır. Önce eserin İran Meclis Kütüphanesi nüshasını ele alarak işe başlamış ancak bu nüshada müstensihin anlamadığı ya da okuyamadığı yerleri kendi tahminince yazdığını anlaması üzerine Tahran Üniversitesi nüshası ve Ankara nüshaları üzerine çalışmaya başlamıştır[40]. O, nüsha farklarını ve tashihi tamamlayabilmek için bunları 10-15 kez gözden geçirdiğini vurgular. Dizinlerin bilgisayar ortamına aktarılması sırasında türlü teknik sorunlar yüzünden binleri bulan sayfaları defalarca çıktı alarak üzerlerinde düzeltme yaptığını söyleyen yazar, dizinlerin sayısal boyutları hakkında bilgi verirken bu dizinlerde 720 mensur ifade, 4900 beyit, 600 şahıs ve kavim ismi, 96 kitap adı ve yaklaşık 1000 bitki ve hayvan adının yer aldığını vurgular[41]. Bu kitabı hazırlamaktaki maksadını, önce kendi diline yani Türkçeye hizmet, sonrasında da kültürel hizmetleri hedef tutmak olarak belirtir. Yazara göre, böyle bir eserin yayınlanması için güçlü bir devlet desteğine ihtiyaç olduğu halde bu desteği alamadığından söz eder. Düzgün, eser üzerinde öylesine geniş bir çalışma yürütmüştür ki Senglâh’ın sedece baskısını düzeltmek için altı ay harcamıştır[42]. Takdir etmek gerekir ki sözlükçülük tarihinde bir eser üzerine bu derece uzun ve titiz çalışma yürüten çok az ilim adamı vardır.

            Görüldüğü gibi, Prof. Dr. Hüseyin Düzgün’ün bu Senglâh neşri, gerek neşirde esas aldığı nüsha sayısı ve neşir metodu gerekse inceleme ve dizinleriyle kendinden önce başta Clauson ve Atalay tarafından yapılan yayınları daha da ileriye taşımıştır.

III. SENGLÂH’IN KLÂSİK FARS VE TÜRK ŞİİRLERİ AÇISINDAN ÖNEMİ      

             Yazımızın ilk kısmında Senglâh’ın mahiyetinden söz ederken onun Çağatay, Anadolu ve Azerî Türkçeleri yanında bu lehçelerde yer alan Moğolca kelimelere de yer verdiğinden söz etmiştik. Senglâh, içerdiği örnekler açısından Ali Şir Nevâî’nin şiirleri dışında, Fuzulî, Bâbür, Hüseyin Baykara, Lütfî-i Herevî ve daha pek çok meşhur Türk şairinin şiirlerine yer vermesi bakımından kısmî bir klâsik Türk şiiri antolojisi görünümündedir.

            Senglâh, içerdiği kelime hazinesi göz önüne alındığında ve leksikografik açıdan değerlendirildiğinde, yukarıda sayılan edebî-ilmî değerleri dışında, Türk ve Fars şiirleri açısından da kimi önemli yönlere sahiptir. Bu durumu dikkate alarak eser üzerine yaptığımız leksikografik ve semantik incelemede Senglâh’ın, altı açıdan klâsik Türk ve Fars şiirinde öneme haiz olduğunu gördük. Bunlardan klâsik Fars şiiri açısından mühim yönleri şunlardır: Türkçe şiirlerde anlamları değişen Farsça kelimeler, Fars şiirinde geçen Türkçe kelimeler, eserin “tezyîl” kısmında geçen nadir Farsça ibareler. Klâsik Türk şiiri açısından mühim yönleri ise şunlardır: Türkçe mecâzî ifadeler, klâsik Türk şiirindeki bazı söz varlıklarının Türkçe karşılıkları ve Türkçede kullanılan Moğolca kelimeler. Şimdi eserin bu yönlerini sırasıyla ele alalım:

Türkçe Şiirlerde Anlamları Değişen Farsça Kelimeler

            Senglâh’ta kimi Farsça kelimelerin, Nevâî’nin şiirlerinde ya da örnek gösterilen başka Türkçe şiirlerde, yaygın sözlük ya da edebî anlamlarının dışında olduklarını görmekteyiz. Astrabadî bu manaları, örnek verdiği metinlerden yola çıkarak ortaya koymuştur. Bu noktada klâsik Fars şiiri açısından mühim olan husus, söz konusu kelimelerin Türkçe şiirde farklı anlam kazanmasına benzer bir şekilde Farsçada da anlam kaymasına uğrayıp uğramadığının araştırılması gereğidir. Gerçekte Fars şiiri araştırmacılarının bir sorunu olan bu konuya biz sadece değinmekle yetineceğiz. Örneğin, “âbdân” kelimesine Burhân-ı Kâtı’da suyun toplandığı derin yer, su kabı, su toplanan yer gibi anlamlar verildiği halde[43] Senglâh’ta kelimeye, aşağıdaki örnek beyit esas alınarak “güzel ve hoş” anlamları verilir[44]:

            Yazar firişte kuyaş safhasığa vasfını

            Meger kim ol feleki tapsa âbdân kâğaz

 

            Aynı şekilde “âşâm” kelimesine yine Burhân-ı Kâtı’da az-azıcık yiyip içmek, kuvvet, su ve şarap içmek, Bengâl’de bir vilayet gibi manalar verilir[45]. Estrabâdî, bu manalar yanında kelimenin Çağatay Türkçesindeki ilk manasının, “mertebe ve tabaka” olduğunu söyler[46] ki biz bu anlama Farsça sözlüklerde rastlamadık. Bu yönde bir başka örnek vermek gerekirse Senglâh’ta, “rûşen” kelimesinin Çağatay Türkçesinde “üç yönlü bir temren” olduğu ve Farsçada ise “maruf” yani bilinen anlamında olduğu söylenerek[47] kelimenin Türkçedeki değişimine dikkat çekilir. Öte yandan Estrabâdî, Farsça kelimelerin sadece Çağatay Türkçesinde değil, Anadolu Türkçesindeki mana değişimlerine de dikkat çeker. Mesela, “sengsâr” (sansar) kelimesinin Anadolu Türkçesinde bir tür hayvan adı olduğu zikredildikten sonra, bu kelimenin Farsçada “sengbârân” olarak da zikredilen bir tür siyaset adı olduğunu söyler[48]. Bu da müellifin, Farsça kelimelerin farklı Türk lehçelerindeki kullanımı hususundaki dikkatini gösterir.

 

            Bununla birlikte Estrabâdî fonetik konularda, semantikte olduğu kadar dikkatli değildir. Örneğin Anadolu Türkçesinde bugün “sığ” olarak kullandığımız kelimenin Çağatay Türkçesindeki “sih” telaffuzunu, Farsça “şiş, kebap şişi” anlamındaki şekliyle bir tutar ve kelimenin Çağataycada “derin olmayan su” anlamını verdikten sonra Farsçadaki anlamını da belirtir[49]. Yani, aslında Farsça olan kelimenin Çağataycada anlam değişimine uğradığını zannederek sesteşliği göz ardı eder.

 

Fars Şiirinde Geçen Türkçe Kelimeler

 

            Senglâh’ta, Çağatay Türkçesi olup kimi zaman Farsçada farklı manalar taşıyan kelimelere de rastlanır. Bazen bu kelimelerin Farsçada mecazlaştığı da görülür. Ancak Farsça açısından dikkat çeken nokta, Senglâh’ta yer alan bu kelimelerin Fars şiirinde ne türlü anlamlar kazandıkları meselesidir. Senglâh’ta zikredilen Fars şiirinde geçen ve sayısı yüzlerle ifade edilebilecek Türkçe kelimelere bir örnek verelim: Senglâh’ta, “surağ” kelimesine araştırma, inceleme, belirti, eser ve haber anlamları verilerek şu beyit örnek gösterilir:

            Ey harâbât ehli rüsvâ könlüm itmiş bu taraf

            Kılmışam tapıp surağ ol rind-i bed-nâmum gerek[50]

 

            Bu kelimeye Ânandrâc’ta ise, ayak izi, talep etmek anlamları verilerek birçok İran şairinin beyitlerinden örnekler verilir[51]. Bunlardan biri Abdülkâdir-i Bîdil’in şu beytidir:

            ای سبكرو حان گرانجانی است اظهاراثر     بوی گل هر جا رود با خویش بر دارد سراغ[52]

            Aynı şekilde çeper, çerçi, kalpak, kalteban ve kıçı[53] gibi Fars şiirinde de geçen birçok kelime Senglâh’ta yer almıştır.

Senglâh’ın Tezyîl Kısmında Yer Alan Nadir Farsça İbareler

            Estrabâdî, Senglâh’ın “tezyîl” kısmının başında buradaki maddelerin daha çok Nevâî’nin Mahbûbu’l-Kulûb adlı eserinden alındığını ve bu ibarelerin bazılarının, lügat kitaplarında bulunmadığını söyler. O gün için terk edilen bu ibarelerin, Nevâî’nin şiirlerinde yaşadıklarını ve onun şiirleriyle şahitliğe ihtiyaç duyduklarını belirtir[54]. Bu ibarelere baktığımızda, çoğunun mecazlaşmış şiirsel ifadeler olduklarını görmekteyiz. Burada Fars şiiri araştırmaları açısından en mühim husus, söz konusu ibarelerin klâsik Fars şiirinde var olup olmadıkları ve eğer varsalar, Nevâî’nin kullandığı manalarla aynı yönde olup olmadıklarıdır. Aynı konuda ikinci önemli nokta, Fars şiirinde anlamları çözülemeyen ya da tam olarak anlamlandırılamayan ve Nevâî tarafından kullanılan bazı ifadelerin, Nevâî’nin şiirindeki şahitlikle çözülebilmesidir.

            Örneğin, Senglâh’ta zikredilen bahr-i bîh-i şâh (cömert ve bağışlayıcı el/kişiden kinaye), cevher-i seyyâl (şaraptan kinaye), husrev-i zeng (aydan kinaye), sâyir-i ulûm-ı makâm (Hazret-i Cebrâil’den kinaye), hayl-i rûhânî (meleklerden kinaye), sebz-i huşk (mor attan kinaye) ve subh-ı elest (zamandan kinaye)[55] gibi mecâzî şiirsel ifadeler, Farsça oldukları halde Fars şiirinde kullanıldıklarına dair herhangi bir delile rastlamadık. Bu da söz konusu ifadelerin, Nevâî ya da diğer Türk şairleri tarafından teşkil edilen Farsça mecazlar olduğunu gösterir. Dolayısıyla başka Türkçe şiirlerde rastlanabilecek bu ibarelerin çözümü, Senglâh sayesinde gerçekleşebilecektir.

            Yukarıda bahsedilen türdeki bazı ifadelerin, Fars şiirinde kullanıldıkları halde Senglâh’ta verilen manalardan az çok farklılaştıklarını görmekteyiz. Örneğin, Senglâh’ta kötü huylu, çok arpa yiyen yük hayvanından kinaye olan bed-alef ve kızıl şaraptan kinaye biçiminde kullanılan kebûter-i dem[56] ifadelerinin Ânendrâc’ta sırasıyla, kirli yiyecek ve abartılı âşık öpücüğü[57] manalarıyla karşılandıklarını görmekteyiz. Bu durum Fars şiirindeki bazı mecazların, Senglâhtaki manaları da göz önüne alınarak tekrar değerlendirilmeleri gereğini ortaya koymaktadır. Ânendrâc’ta bed-alef ifadesine örnek verilmemekle birlikte kebûter-i dem ifadesine Zuhûrî’nin şu beyti örnek gösterilir:

            گنجشك نهادە سینە بر سینە باز     تا صبح مدار بر كبوتر دم بود[58]    

            Senglâh’ın tezyîl bölümündeki kimi mecâzî ibarelerin ise, Türkçe şiirdeki kullanımlarına paralel olarak Farsçada da benzer veya aynı manalarda sarf edildiklerini görmekteyiz. Örneğin bu kısımda sarhoş anlamındaki dürd-âşam ve hoş kokulu şarap anlamındaki râh-ı reyhanî[59] ibareleri, aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi[60], Fars şiirinde bu anlamlarda kullanılmaktadırlar:

            می با جوانان خوردنم باری تمنا می كند     تا كودكان در پی فتند این پیر درد آشام را[61]       

               وا نگهی راح ریحانی     كرد باید سكاهن افشانی[62]  

Türkçe Mecâzî İfadeler

              Senglâh’ın klâsik Türk şiiri açısından en mühim yönlerinden biri, başka lügatlerde hemen hemen hiç rastlamadığımız Türkçe mecâzî ifadelere yer vermesidir. Dolayısıyla Nevâî sonrası Türk şiirinde rastlanması muhtemel bu ifadelerin Senglâh sayesinde çözümü mümkün görünmektedir.

            Aşağıda Senglâh’tan alınan örneklerde, atlanur ayağ, ata binme sırasında tutulan şarap kâsesinden kinaye; hovlan, nevruzî, bac ve haraçtan kinaye ve katığ gözlük, şaşkın gözden kinaye[63] şeklinde anlamlandırılmıştır. Bu mecâzî ifadelerin örneklerine, Osmanlı sahası klâsik Türk şiirinde rastlamadık:

            Sâkiyâ bezm işidin boldı ferâğ

            Tutgıl imdi mana atlanur ayağ

 

            Ger yığsa bizip kumaşığa pîç

            Teklîf ite almayın kişi hîç

           

Şehr içide hâcevâr cevlân

            Eylep ne selâmı vü ne hovlan

 

            Gözünün alıda nergis kilip katığ gözlük

            Yüzün kaşıda gül-i âteşîn savuğ yüzlük

 

            Aşağıda örnekleri verilen bağrı kara (susuz taşlı sahradan kinaye), tavşan uyhusu (gafletten kinaye) ve kulağ tutmak (ahdetmek ve kavs-i kuzahtan kinaye)[64]  mecâzî tabirleri, Osmanlı sahası Türk şiirinde Senglâh’ta gösterilen manalardan ve kullanış şekillerinden farklı manalar/biçimler kazanmıştır. Klâsik Türk şiirinde bağrı (yüreği) kara(rmak), içine karamsarlık ve sıkıntı çökmek[65];  tavşan uykusu (vermek) tabiri yalancı vaatlerle aldatmak[66]; kulağ tutmak, dinlemek[67] manasında kullanılmıştır:

            Bu tâze tükan kim gamıdın könlüm aradur

            Könlüm kuşı gam deştiârâ bağrı karadur

              

            Tavuşkan uykusı andın alıp hûş

            Sığınıp dil-berîden hâb-ı hargûş

 

            İki gevher kim benâgûşunda dür encüm gibi

            Hüsnârâ ay dik yüzün alıda tutmışlar kulağ

 

            Yine aynı doğrultuda, Senglâh’ta sağanak kelimesi, geçici hadiselerden kinaye ve sığrak/sağrak kelimesi mecazen şarap içilen kadeh anlamlarıyla[68] karşılandıkları halde, Osmanlı sahası metinlerinde bu kelimelerin farklı şekilde manalandırıldıkları görülmektedir.  

Klâsik Türk Şiirindeki Bazı Söz Varlıklarının Türkçe Karşılıkları

            Senglâh’ta, klâsik Türk şiirinde kullanılan bazı söz varlıklarına Türkçe karşılık verilmesi ve bazı kelimelerin de bilinen anlamları dışındaki anlamlarına değinilmesi eserin edebî açıdan dikkat çeken özelliklerindendir. Örneğin, klâsik Türk şiirinde ferkadân veya ferkadeyn denen yıldızlarla ilgili bir tabir vardır ki kuzey kutbuna yakın iki yıldıza verilen addır. Daima bulundukları yerden doğup batarlar. Günümüz Türkçesinde ikizler diye bilinen bu yıldızlar, Büyük Ayı yıldız kümesinin en parlak iki yıldızıdırlar[69]. Aşağıda ferkadânın bu manada kullanılışına örnek verilmiştir:

            Olsun erkânı müretteb ol saâdet-hânenin

            Kopmasın bir taşı ger kopsa yerinden ferkadân  (Nef’î)

 

            Oysa Senglâh’ta bu kelime Türkçe, “Arayucu yulduzlar” olarak madde başı şeklinde yer alıp ve ferkadân ile karşılanmıştır[70]. Yine klâsik Türk şiirinde çok kullanılan kul kelimesine, Senglâhta altı değişik mana verilmiştir. Bu manalardan mecazen el, tepe, sırt, ordu merkezi ve istemekten emir anlamları[71] bilinen sözlüklerimizde yer almaz. Bu manalardan mecazen el ve ordu merkezine şu örnekler verilmiştir:

            Visâli ruk’ası yitmes mana hoş ol nevmîd

            Ki kâsıdı kulıda hatt-ı istimâli bar

 

            Kılıp kavlini barça Rûmî sipâh

            Tapıp zînet ol kul bile rezmgâh

 

            Benzer biçimde, “kurban” kelimesinin anlamlarından birinin bir tür kap olarak verilmesi ve kılavuz kelimesinin başağın kılıfından çıkmasından kinaye olarak kullanımının da bulunduğunsan söz edilmesi[72], Senglâh müellifinin şiirlerdeki kelimelerin farklı anlamlarını yakalamasına birer örnektir.

Türkçede Kullanılan Moğolca Kelimeler

            Senglâh’ın, sadece Nevâî’nin şiirlerinin bir sözlüğü değil aynı zamanda Çağatay ve Anadolu sahası şairlerinin şiirlerinden örnekler içeren devrinin bir tür Türk şiiri antolojisi olduğundan söz etmiştik. Eser Türkçe ve Farsça kelimeler dışında Türkçede geçen ve müellif tarafından Moğolca oldukları belirtilen kelimeleri de içerir. Bu kelimelerin gerçekten Moğolca olup olmadıkları bir tarafa, eserde Moğolca olduklarının belirtilmesi, Türkçede kullanılan orijini tartışmalı kimi kelimelerin tespit ve tahlili için önemli bir husustur. Bunlardan bazıları şunlardır: Adırgan, alik, nemed, talay, çağan, çilamışı, subusun, gusun ve kut[73].

            SONUÇ

            Leksikografi (sözlükbilim), bilhassa çift dilli sözlükler göz önüne aldığında, hazırlandığı diller ve bu dilleri kullanan milletlerin kültürlerini dil üzerinden en sağlam biçimde tanımaları açısından son derece önemli bir bilimdir. Bu bilgi esas alınarak Türk ve İran kültürel ilişkilerini sözlükbilim ve bu bilimin ürünleri olan lügatler açısından tekrar ele alma gereği, bir zaruret olarak karşımızda durmaktadır.

            Türkçe veya Farsça pek çok sözlük türünden en çok dikkat çekeni şüphesiz tek bir şair ya da dönemi esas alan monografik sözlüklerdir. Bu alanda en fazla büyük Türk şairi Ali Şîr Nevâî’nin eserleri hakkında ürün verildiğini düşünmekteyiz. Onun vefat ettiği XVI. yüzyılın başından itibaren eserleri hakkında, çok fazla zaman geçmeden -hepsi tam bir eser olmasa da- lügatler ve şerhler kaleme alınmaya başlanmıştır. Başta Abuşka lügati olmak üzere giderek daha kapsamlı eserler de vücuda getirilmiştir. Ancak bunların en mühimi şüphesiz, Mirzâ Mehdî Hân-ı Estrabâdî’nin XVIII. asrın ikinci yarısında İran’da kaleme aldığı Senglâh’tır. Senglâh en genel anlamıyla, Alî Şîr Nevâî’nin eserlerindeki söz varlığını esas tutan Çağatay Türkçesinden Farsçaya bir lügattir. Ancak eserde, Nevâî devri ve sonrasındaki bazı Çağatay edebiyatı şairlerinin eserleri başta olmak üzere, Anadolu sahası Türk şairlerinin şiirlerinden de örnekler yer alır. Bu durum Senglâh’ı, çok geniş olmasa da, bir XVI. yüzyıl Türk edebiyatı antolojisi hüviyetine büründürmüştür.

            Senglâh’ta, yapı ve kurgu bakımından klâsik Şark leksikografi geleneğinin izleri görülmekle birlikte eser, Arapça ses ve gramer anlayışına dayanır. Bu durum söz varlığında yer alan maddelerin doğru imlalandırılması açısından önemliyse de Türkçe kelimeleri kendi dil hususiyetleriyle bulmak açısından onu, zor kullanımlı bir lügat haline getirmiştir. Estrabâdî eserinin başında, Çağatay Türkçesinin grameri hakkında kısmen ayrıntılı bilgiler de vermektedir. Bu bilgiler içerisinde en orijinal ve iddialı olanı, Türkçenin Arapça ve Farsça gibi ölçü ve mastar yapısından uzak olduğu iddiasını şiddetle reddederek bu konularda Türkçenin, hatta Arapça ve Farsçadan daha ileride olduğunu örneklerle ispatlamaya çalışmasıdır. Bu bakımdan Estrabâdî’yi, Çağatay Türkçesinin Kaşgarlı Mahmud’u olarak nitelendirebileceğimizi düşünmekteyiz.

            Senglâh hakkında XIX. asırdan itibaren batıda ve ülkemizde pek çok akademik çalışma yapılmıştır. Bunlar makale düzeyinden tek nüshayı esas alan faksimile baskılara kadar farklı boyutlardadır. Ancak Senglâh üzerine yapılan en ciddî ve akademik çalışma, İran’da Azerî Türklerinden Prof. Dr. Hüseyin Düzgün (Sıddîk) tarafından yapılmıştır. Eser, üç cilt olarak planlanmış olup 2015 yılında ilk iki cildi yayınlanmış olup üçüncü cildi henüz taslak halindedir. Bu çalışmanın en mühim tarafı, önceki faksimile basımların aksine, birden fazla önemli nüshayı göz önünde tutan karşılaştırmalı neşir olmasıdır. Ayrıca basılacak üçüncü ciltte 15 ayrı dizinle eser, son derece kullanışlı hale gelecektir.

            Senglâh, Çağatay Türkçesi, Azerî Türkçesi ve Anadolu Türkçesi yanında, Türkçede geçen Moğolca kelime varlığından da söz eder. Fakat onun ehemmiyeti bunlarla sınırlı değildir. Senglâh ayrıca Türkçe şiirlerde geçen anlamları değişen Farsça kelimeler, Fars şiirinde geçen Türkçe kelimeler, eserin tezyîl kısmında yer alan nadir Farsça ibareler bakımlarından klâsik Fars şiiri; Türkçe mecâzî ifadeler, klâsik Türk şiirindeki bazı söz varlıklarının Türkçe karşılıkları yani Dîvân şiirindeki kimi mecazların anlamlandırılması ve Türkçede kullanılan Moğolca kelimeler bakımlarından da klâsik Türk şiiri açısından önemlidir. 

            Türk leksikografî geleneğinin, gramer bilgisi, farklı Türk edebiyatı sahalarına ait şiir örnekleri, iddialı dil teorileri, kompleks sözlük yapısı ve farklı edebî hususiyetleriyle bariz bir klâsiği olan Senglâh, bu çalışmada tanıttığımız yeni neşriyle birlikte önümüze yepyeni ufuklar açmaktadır.  

KAYNAKÇA  

Afîfî, Rahîm, Ferhengnâme-i Şi’rî C. II,  İntişârât-ı Surûş, Tahran, 1376/1996.

Aksoy, Ömer Asım, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü C. II, TDK Yayınları,  Ankara, 1981.

Atalay, Besim, Bergamalı Kadri ve Müyessiretü’l-Ulûm, İbrahim Horoz Basımevi, İstanbul, 1946.

____________ Senglâh-Lûgat-ı Nevâî-Tıpkıbasım, Bürhaneddin Erenler Matbaası, İstanbul, 1950.

Bozkurt, Fuat, Türklerin Dili, KB Yayınları, Ankara, 2002.

 

Caferoğlu, Ahmet, Türk Dil Tarihi C. II, İstanbul Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul, 1964.

Dehhudâ, Ali Ekber, Lügatnâme-i Dehhudâ C. XIII, İntişârât-ı Dânişgâh-ı Tahran, Tahran, 1377/1998.

Düzgün, Hüseyin, Senglâh Ferheng-i Türkî be-Fârsî Cild-i Evvel, (İnceleme-Metin), Neşr-i Ahter, Tebriz, 1394/2015.

Eckmann, Janos, Çağatayca El Kitabı, ( çev. Günay Karaağaç), Akçağ Yayınları, Ankara, 2003.

-------------------, “Mirzâ Mehdî’nin Senglâh Adlı Çağatayca Sözlüğü”, VIII. Türk Dil Kurultayı’nda Okunan Bilimsel Bildiriler 1957 (İstanbul 1960).

Eyüboğlu, E. Kemal, On Üçüncü Yüzyıldan Günümüze Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler C. I, Doğan Kardeş Matbaacılık, İstanbul, 1975.

Hümâyûnferruh, Abdürrâhim, Destûr-ı Câmiʻ-i Zebân-ı Fârsî, İntişârât-ı Matbûât-ı Ali Ekber-i İlmî, Tahran, 1338/1959.

Muîn, Muhammed, Ferheng-i Fârsî C. III, İntişârât-ı Emîr Kebîr, Tahran, 1381/2003.

 

Muhammed Pâdişâh, Ânendrâc Ferheng-i Câmi’-i Fârsî C. III, (yay. haz. Debir Siyâkî), Kitâbfurûşî-i Hayyâm, Tahran, 1363/1983.

Onay, Ahmet Talat, Açıklamalı Divan Şiiri Sözlüğü, (yay. haz. Cemal Kurnaz), Berikan Yayıncılık, Ankara, 2013.

Ölmez, Zuhal Kargı, “Çağatayca-Türkçe Sözlükler”, Kebikeç, 6, (1998), 5-6. 

Öz, Yusuf, Tarih Boyunca Farsça-Türkçe Sözlükler, TDK Yayınları,  Ankara, 2010.

Pala, İskender, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, L&M Yayıncılık, İstanbul, 2002.

Safâ, Zebîhullâh, Târîh-i Edebiyyât Der-Îrân C. V/I, İntişârât-ı Firdevs, Tahran, 1366/1985.

Senglâh Maddesi, Dergâh Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, İstanbul, 1990, C. VII. 

 

Şükrhudâî, Seyyid İhsan, “Musâhabe bâ-Doktor Hüseyin Muhammedzâde Sıddîk (Düzgün) Derbâre-i Ferheng-i Türkî be-Fârsî Senglâh”, Mecelle-i Hoynigâr, 53-54 (1394/2015), 53-60.

Tanyeri, M. Ali, Örnekleriyle Divan Şiirinde Deyimler, Akçağ Yayınları, Ankara, 1999.

Tebrizî, Muhammed Hüseyin bin Halef, Burhân-ı Katı C. I ve II, (yay. haz. Muhammed Muîn), İntişârât-ı Emîr Kebîr, Tahran, 1357/1979.

Yazıcı, Tahsin, İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları, İstanbul, 1955, c. C. VII. 

Yojef, Thury, “Orta Asya Türkçesi Üzerine Tetkikler”, Millî Tetebbular Mecmuası, C. I, (İstanbul 1331/1913), 206-232.         


[*] Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, (این آدرس ایمیل توسط spambots حفاظت می شود. برای دیدن شما نیاز به جاوا اسکریپت دارید).

 

[1] Abdürrâhim Hümâyûnferruh, Destûr-ı Câmiʻ-i Zebân-ı Fârsî, Tahran, 1338/1959, s. 158-159.

[2] Bkz: Muhammed Hüseyin bin Halef-i Tebrizî, Burhân-ı Katı C. II, (yay. haz. Muhammed Muîn), Tahran, 1357/1979, s. 1875; Muhammed Muîn, Ferheng-i Fârsî C. III, Tahran, 1381/2003, s. 3523.

[3] Ali Ekber-i Dehhudâ, Lügatnâme-i Dehhudâ C. XIII, Tahran, 1377/1998, s. 19516.

[4] Janos Eckmann, Çağatayca El Kitabı, ( çev. Günay Karaağaç), Ankara, 2003, s. 46.

[5] Hüseyin Düzgün, Senglâh Ferheng-i Türkî be-Fârsî Cild-i Evvel, (İnceleme-Metin), Tebriz, 1394/2015, s. 27.

[6] Besim Atalay, Senglâh-Lûgat-ı Nevâî-Tıpkıbasım, İstanbul, 1950, s. 3.

[7] Janos Eckmann, “Mirzâ Mehdî’nin Senglâh Adlı Çağatayca Sözlüğü”, VIII. Türk Dil Kurultayı’nda Okunan Bilimsel Bildiriler 1957 (İstanbul 1960), s. 38; Thury Yojef, “Orta Asya Türkçesi Üzerine Tetkikler”, Millî Tetebbular Mecmuası, C. I,(İstanbul 1331/1913), s. 217.

[8]  Zebîhullâh Safâ, Târîh-i Edebiyyât Der-Îrân C. V/I, Tahran, 1366/1985, s. 394.

[9] Besim Atalay, a.g.e., s. III; Yusuf Öz, Tarih Boyunca Farsça-Türkçe Sözlükler, Ankara, 2010, s. 310; Fuat Bozkurt, Türklerin Dili, Ankara, 2002, s. 188. 

[10] Besim Atalay, a.g.e., s. IV.

[11] Bu görüş İslam Ansiklopedisi’ndeki ilgili maddede yalanlanır. Buna göre Besim Atalay, Mirzâ Mehdî Han ile Hint-Türk imparatorluğuna dair bir tarih yazmış olan Nizâmeddîn Muhammed Hadî b. Muhammed el-Hüseynî el-Safevî’yi birbirine karıştırmaktadır. Bkz:   Tahsin Yazıcı, İslam Ansiklopedisi, C. VII, İstanbul, 1955, s. 485.

[12] Hüseyin Düzgün, Senglâh Ferheng-i Türkî be-Fârsî Cild-i Sevvom, (Basılmamış cilt), s. 2. 

[13] Tahsin Yazıcı, a.g.m. s. 485. 

[14] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. III, s. 2.

[15] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. III, s. 2.

[16] Tahsin Yazıcı, a.g.m. s. 486. 

[17]Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. III, s. 3.

[18] Tahsin Yazıcı, a.g.m. s. 486; Fuat Bozkurt, a.g.e., s. 188; Yusuf Öz, a.g.e., s. 310; Dergâh Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. VII, İstanbul, 1990, s. 516.

[19] Tahsin Yazıcı, a.g.m. s. 486-488.

[20] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. III, s.5- 6.

[21] Dergâh Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi,  a.g.m., s. 516.

[22] Zebîhullâh Safâ, a.g.e. C. V/3, s. 1810.

[23] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. I, s. 14.

[24] Janos Eckmann, a.g.m., 39.

[25] Yusuf Öz, a.g.e., s. 311.

[26] Hüseyin Düzgün, a.g.e., s. 14.

[27] Thury Yojef. a.g.m., s. 218.

[28] Hüseyin Düzgün, a.g.e., s. 13-14. 

[29] Hüseyin Düzgün, a.g.e., s.28-31.

[30] Örneğin Bergamalı Kadri’nin Müyessiretü’l-Ulûm adlı eserinde bize, hem gramer nümuneleri vermiş hem de XVI. asır Türkçesinin zengin ve değerli bir “doku çözümlemesi”ni yapmıştır. Bkz: Besim Atalay, Bergamalı Kadri ve Müyessiretü’l-Ulûm, İstanbul, 1946.

[31] Besim Atalay, a.g.e., s. 6.

[32] Ahmet Caferoğlu, Türk Dil Tarihi C. II, İstanbul, 1964, s. 240.

[33] Hüseyin Düzgün, a.g.e., s.14.

[34] Zebîhullâh Safâ, a.g.e., s. 394.

[35] Besim Atalay, a.g.e., s. 10.

[36] Tahsin Yazıcı, İslam Ansiklopedisi, C. VII, s. 487.

[37] Zuhal Kargı Ölmez, “Çağatayca-Türkçe Sözlükler”, Kebikeç, 6, (1998), s. 17.

[38] Düzgün, a.g.e., C. I, s. 17.

[39] Düzgün, a.g.e., C. I, s. 22-23

[40] Seyyid İhsan Şükrhudâî, “Musâhabe bâ-Doktor Hüseyin Muhammedzâde Sadîk (Düzgün) Derbâre-i Ferheng-i Türkî be-Fârsî Senglâh”, Mecelle-i Hoynigâr, 53-54 (1394/2015), s. 4.

[41] Seyyid İhsan Şükrhudâî, a.g.m., s. 5-6.

[42] Seyyid İhsan Şükrhudâî, a.g.m., s. 10.

[43] Muhammed Hüseyin bin Halef-i Tebrizî, a.g.e., C. I, 9, s. 5.

[44] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. I, s. 229.

[45] Muhammed Hüseyin bin Halef-i Tebrizî, a.g.e., C. I, s. 44.

[46] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. I, s. 289.

[47] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1155.

[48] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1194.

[49] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1265.

[50] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1223.

[51] Muhammed Pâdişâh, Ânandrâc Ferheng-i Câmi’-i Fârsî C. III, (yay. haz.Debir Siyâkî), Tahran 1363/1983, s. 2374. 

[52] İnce eleyip sık dokumak, latif kimselerin işaretidir. Gül kokusu gittiği her yerde kendisinden ayak izi bırakır.

[53] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1041, 1223, 1393, 1482.

[54] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1792.

[55] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1798, 1810, 1815, 1827, 1817, 1835.

[56] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1799, 1849.

[57] Muhammed Pâdişâh, a.g.e. C. I ve C. V, s. 630 ve 3359.

[58] Serçe, doğan ile göğüs göğse verince sabaha kadar aşk öpücüğünü tutma.

[59] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1818, 1822.

[60] Rahîm Afîfî, Ferhengnâme-i Şi’rî C. II, Tahran 1376/1996, s. 917 ve 1114.

[61] Gençlerle içki imemi Hak istyor. Böylece, bu içki içen yaşlının peşine düşsünler diye.

[62] Güzel kokulu şaraba ilaveten, karanlık da saçmalı.

[63] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. I, s. 242 ve C. II, s. 1123, 1353.

[64] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. I, s. 659, 840 ve C. II, s. 1463.

[65] Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü C. II, Ankara, 1981, s. 955.

[66] Bkz. M. Ali Tanyeri, Örnekleriyle Divan Şiirinde Deyimler, Ankara, 1999, s. 230. Bu anlamda şu beyit örnek gösterilmiştir: Âhû-yı lâlezâra virür tavşan uyhusın/Şâhun şikârı olmağ içün savt-ı cûybâr (Hamdî, Yusuf u Züleyha).

[67] Bkz. E. Kemal Eyüboğlu, On Üçüncü Yüzyıldan Günümüze Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler C. I, İstanbul, 1975, s. 320. Bu anlamda verilen örneklerden birisi şudur: Cân kulağun ger tutar isen bana/Mustafâ mîrâcını eydem sana (Ahmed Fakîh).

[68] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1177, 1282.

[69] Ahmet Talat Onay, Açıklamalı Divan Şiiri Sözlüğü, (yay. haz. Cemal Kurnaz), Ankara, 2013, s. 179; İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul, 2002, s. 164.

[70] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. I, s. 267.

[71] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, s. 1462.

[72] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. II, 1444, 1463. 

[73] Hüseyin Düzgün, a.g.e., C. I, s. 254, 325, 578, 816 ve C. II, s. 1046, 1113, 1208, 1327, 1431.